hakdilaram özleşme yolu
İlginç websiteleri
Ziyaretçi
Təqvim
<
Mayıs 2012
>
PztSÇPrşCCmtP
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031
Abonelik
e-Posta: 
En iyi yorumcu
canacan hakdilaram özleşme yolu
Yorumlar: 5
Son yorumlar
    &...
1080 gün önce 16.06.2009 00:28:40
3. ÖLÇÜ...
1080 gün önce 16.06.2009 00:26:35
2. MUFASSAL MEDENİ AHLAK-...
1080 gün önce 16.06.2009 00:23:00
Diğer siteler
single-boy FERRUX memmedov
veriemlakurkmez Bayram Gökçe
gunesorenkoyu1 dursun akbaş
xboxcu xboxcu x
fethullahkaragul fethullahkaragül
En çok yorumlanan başlıklar
Kitap Notları
Mesajlar: 3
Rastgele başlıklar
Ana Sayfahakdilaram özleşme yolu / Forum / Dilara - Özleşme Yolu / Kitap Notları

Kitap Notları

Söhbət yaradSöhbət yarad | Liste yapmak

GöndərənDaxil

canacan Mesaj gönder
hakdilaram özleşme yolu
Kitap Notları
1080 gün önce 16.06.2009 00:15:29 Alıntı('4274366','4274366','6','1396')">Spam rapor edin

ÜSTADIMIZIN KİTAPLARINDAN ALINAN NOTLARI BU BAŞLIK ALTINDA PAYLAŞALIM..

BİSMİLLAH..

1.

İTTİBA’ EHLİ SÜNNETE’DİR-İsmail Çetin- Dilara Yayınları- Isparta- 2009


* “Bu zamanda ibadete sarılmak, kor parçasını tutmak gibidir; bundan böyle Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Fitnelerin çoğalması zamanında yapılan ibadet, Bana hicret etmek gibidir.” ‘yani sığınmaktır’ buyurmasıyla ibadete sarılanları müjdelemiştir.” S:19

* Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem gerek Yahudi, gerek Nasara ve gerekse başkalarına uymayı, onları örnek edinmeyi, onlardan nakil almayı, sözlerine uyulmasını yasaklamıştır. S:47

* İnsan bütün hayatında bir taraftan hayatına yani yaşamasına hizmet eden sebeblerin ve leziz şeylerin peşinde koşan avcı, diğer taraftan türlü meşakkat ve elemlerle takib edilen ve hayat levazımları kesilen av olduğundan gafil kalır, ibadeti bırakmasıyla tefrikaya girer, muhalefette bulunur. S:82

* “Dinden kaynaklanan ve dine hizmet eden kelam ilmi makbuldür; felsefeden kaynaklanan kelam felsefedir; dine muvafıkı kabul edilir, dine muhalifi reddedilir.” S:89

* “Ayet, hadis, icma’i ümmet ve şer’i kıyasa dayanmayan iddia, ne olursa olsun sakınılması gereken davalardır.” S:103

* “Ümmet” ve “millet”in manalarını bilmek gerekir. “Ümmet”in manasını bilmeyen, ümmeti kâfir, kâfiri millet zanneder. Bu zannından dolayı başkasını kurtarmaya çalışırken kendisi helak olur. S:119

* Müslümanların başına gelen ne kadar belalar varsa, hepsi Peygamberlerin yoluna uymayan feylesoflardan, İsrail Oğullarından, Yahudilerden ve Hristiyanlardan gelmektedir. S:129

* Sırat-ı müstakim’i bilmek ve o bilgiyle amel etmek, kurtulmuş fırkanın yoludur. Kur’an yoludur, hadis yoludur. Lakin Kur’an ve Hadisi kendi anlayışımızla değil, ashab, tabiin ve etbai tabiin’in anlayışıyla anlamak gerekir. S:135

* “Evet, tanımak gerekir; sırat-ı müstakim’de olan ve olmayanları tanımak lazımdır. İki şeyi bilmek gerekir; Sırat-i müstakimi bilmek ve sırat-i müstakimde gidenleri bilmek. Zira yol tektir; onun haricindekiler batıl yollardır.” S:135

* Bir kısmı kendilerine “Ehli Hadis”, bir kısmı kendilerine “el-Cemaat-ul-İslamiyye”, bir kısmı “Hizb-ut-Tebliğ”, bir kısmı “Ehli Tevhid” isimlerini takmışlardır. Her bir fırka ve hizb gayrini İslam dışında görmektedir. Türkiyemiz de öyle… Manzara meydanda: Şucu bucu…
Andolsun! Üstad Bediüzzaman, Seyyid Şeyh Abdulhakim Arvasi, Süleyman Efendi, Hazreti Dıyaeddin’in halifeleri ve bunlara benzer bütün büyüklerimiz ipektirler. Tenkidi bırakalım. Ehli Sünnet vel’Cemaate sarılmayı tavsiye ederiz. Ehli Sünnet vel’Cemaatin yolu, Ashab yoludur. Ameli tatbikatta dört mezhebden birini taklid, itikada Eş’ari ve Maturididen birini takib etmenin hak yol olduğuna inanıyoruz. S:168-169

* Ashab, tabiin ve tebe’i tabiin’in üstün evsaf ve ahlakı çoktur. Fakat hemen hemen onlardan kısm-i azamisinde bulunup, onlardan başkasında bulunmayan vasıflardan birincisi, her çeşit dünyevi menfaatleri sarf-ı nazar ederek, her şeylerini dinlerine feda etmekten ibaret üstün sadakatleridir.
İkincisi, var olan gücü, sevgiyle Müslüman kardeşine feda etmekten ibaret îsar’dır. Üçüncüsü, kalben dahi hiçbir Müslüman’a kin, buğz ve hased etmemek şartıyla her anda din kardeşlerini duadan unutmamak hasletidir. S:250

* “Hadis-i şerifte: “Kim Allah’ı severse, Kur’an’ı sevmiştir. Kim Kur’an’ı severse, Beni sevmiştir. Kim de Beni severse, ashabımı sevmiştir.” Diye buyrulmaktadır. İşte görüldüğü gibi ashabın sevgisi olmaksızın Peygamber’in sevgisi, Peygamber’in sevgisi olmaksızın Kur’an’ın sevgisi, Kur’an’ın da sevgisi olmaksızın Allah Teâlâ’nın sevgisi kazanılmayacaktır. Ashabı eleştirmeye cesaret eden, Kur’an’ı da, Peygamberi de eleştirmeye cür’et etmiş demektir. O zaman Allah sevgisinin iddiası yalan olur. Bilakis Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın bazı sıfatlarının inkârına dahi delil teşkil eder.” S:256

* Üstünlük ve fazilet, Peygamber’in zamanında yaşayanlara mahsustur. Mesela Veysel Karanî gibi zevatlara da aynı üstünlük ve fazilet sabit olmuştur. Sonra ikinci ve üçüncü asırda yaşayanlarda üstünlük ve fazilet, ilk yüz senede yaşayanlardan bir derece aşağıdır. Peygamber’in zamanına en yakın, en üstündür. Cumhur-u Ehli Sünnetin görüşü budur. S:263

* İhtilafa düşen iki imam, İmam Şafii ve İmam Ahmed bin Hanbel’in, takriben yetmiş iki meselede ihtilaf etmiş olduklarını buldum.
Bununla beraber bir araya gelişlerinde, İmam Ahmed bin Hanbel ayet ve hadisi, icma’yı, sahabenin sözlerini ele alır, meselenin tüm delillerini serer. İmam Şafii de aynısını yapar. Ve sükût halinde, tebessümle, selamla, kucaklaşmayla, ağlayışla birbirlerinden ayrılırlardı; ayrıldıktan sonra gözyaşlarıyla birbirlerine dua ederlerdi. S:270

* İşte ihtilafın sûreti budur. Bundan böyle ihtilafları zarar vermez.
İhtilaf eden ikiden her biri, amacın birleşmesinden dolayı diğerine dost kalır. Aralarındaki ihlâs, sevgi, teslim, takva ve alakadarlık bâkî kalır. :271

* Hicrî 200’de vefat eden İmam Muhammed bin İsmail bin Ebi Fudeyk diyor ki: “İmam Malik’in İmam Ebu Hanife’nin elini tuttuğunu, beraber yürüdüklerini, Mescid-i Saadet’in kapısına varınca İmam Malik’in, İmam Ebu Hanife’yi öne geçirip kemâl-i tevazuyla arkasından yürüdüğünü gördüm.” S:271

* Bize düşecek vazife üçtür:
a- Ashab, tabiin ve tebe’i tabiinden müteşekkil cemaati tanımak.
b- O cemaatin imamlarını tanımak.
c- Tanıdıktan sonra onlara ittiba’ etmek.
İşte Sünnete ittiba’ dediğimizin manası budur. S:278

* Kur’an ve Sünnet yağmura, iman cevhere, kalbler vadilere, küfür ve batıl ameller posaya, imanın semeresi olan salih amel faideli emtiaya, ziynete benzetilmiştir. S:281

* Ekmel-ul-ulema Üstad Bediüzzaman diyor ki: “Şimdiye kadar tevatür derecesinde İslam büyükleri hakkında yazılan eserleri ve bunların ardınca giden bunca ulemayı tekzib etmek, aklın kârı değildir.” S:294

* “Türkiye’de Arabca okuyanlar dahi, icaze alanlar bile, köklü olarak Arabî bilmemektedirler. Dolayısıyla bütünüyle Arabî ilim zayi olmaktadır. Türklerin asıl dili olan Osmanlıca, Arabcadan daha fazla zayi olmaktadır. Osmanlıca denildiği zaman yabancı bir milletin dil anlaşılıyor. Mesela asrımızda yaşayıp vefat eden Mehmet Zihni Efendi’nin Nimet-ul-İslam’ını, Ömer Nasuhi Bilmen’in Kâmûs-i Fıkhıyyesi’ni yahud Elmalı Tefsiri’ni, yahud Üstad Bediüzzaman’ın herhangi bir eserini ilahiyattan mezun bir gencin eline verdik.. Bakar, bakar: “Bunun dili çok ağır. Ne demek istiyor? Haa! Bu Osmanlıcadır” der. Okuyamaz, anlayamaz.” S:294

* “Ey tahrifçiler! Kevser suyu gibi Bediüzzaman’ın deyim ve terimlerini, Türkçeleştiriyoruz, izah ediyoruz, şerhediyoruz bahanesiyle, neden gençlerimizi, dini, ıstılahi kelimelerden uzaklaştırıp eskiyi unutturuyorsunuz? Bu tahrif mi, tashih mi, tahrir mi? Ne?..
Bu hususta el-Makalat-ul-Kevseri’yi okuyalım. Kendimizi tanıyalım: Ne idik, ne olduk? Üstadı da aslından okuyalım. Necib Fazıl’ın ne demek istediğini bilelim. Ne Mısır’a gidelim ne Pakistan’a. Ne Fransa’ya ne Hindistan’a. “Ancak Mü’minler birbirine kardeştirler…” halkasına girelim. Ehli Sünnet olalım. Ne İhvan’a ihtiyaç, ne hiziblere.” S:295

* Ashab, tabiin ve dört İmam’a göre taklidi iman, sarsılmaması şartıyla sahihtir; lakin delil araştırmayıp sadece taklidi imanla yetinen günahkârdır. Ehli Sünnet velCemaatin mezhebi de budur. S:386

* “Akıl sahiblerine, âlî ve süfli âlemi yaratanı bilmemeleri mazaret değildir. Zira, “Allah’ın insanları üzerine yarattığı fıtrattan ayrılmayın…” (Er-Rum:30) ayet-i kerimesinin delaletiyle sinir sistemi içerisinde küfre iteleyici hiçbir his olmaması, bir de her insanın ruhunun derin merkezinde Allah’ın Varlığı’nın bilinmesi ve sevilmesi, yerleşmesi sebebiyle hiçbir insana cehalet yani Rabb’ini bilmemesi mazeret teşkil etmez.” S:387

* İbadet ve taat, imanın cevherinin cüz’ünden sayılmaktadır.
Haddi zatında iman, cevherinde azalmaz ve çoğalmaz, amma sıhhat olarak kuvvetli ve zaif olabilir. İttifakla, imansız bir İslam, İslamsız bir iman düşünülemez. S:389

* Mü’min kul, Allah Teâlâ’nın Rezzak olduğuna inanıp, rızk endişesini ve şeytanın vesvesesini kalbinden çıkarttığı an, huzur kapısı, rahmet kapısı ona açılır. İşte Allah’ın Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’in fakirlikle iftihar etmesi, Allah Teâlâ’nın ihsan kapısını açması içindir. S:457

* Bir insan şeriatın emriyle cüz’i iradesini harcarsa ve öğrendikçe tatbik ederse, ahlakı, şarabın sirkeleşmesi gibi güzelliğe değişir, nefsi başkalaşır. Gelip geçici olan güzel duyguları, makamî olur. Sıddîk olur. Ahyâr olur. s:462

Nurgül Dere

Allah Teala Razı Olsun CEVAPLAR.ORG 'a TEŞEKKÜRLER...




Yorumlar: 3 Görünümler: 16204
Etiketler: ismail çetin, ittiba’ ehli sünnete’dir, dilara yayınları

canacan Mesaj gönder
hakdilaram özleşme yolu

1080 gün önce 16.06.2009 00:23:00 Alıntı('4274366','4274366','6','1397')">Spam rapor edin

                                                       2.

MUFASSAL MEDENİ AHLAK-İsmail Çetin-Dilara Yayınları-Isparta–2008




* Nazari ahlak, nefs ve hislerinin hakikatini bilmek, aleyhte ve lehte zarar ve menfaat noktalarını anlamak, yapılması veya terk edilmesi gerekli maksadları da tahlil ve tesbit etmektir. İradenin sevki ve idaresini bilmek, zararları defetmek, faydaları celbetmek yollarının öğrenilmesi de ilm-i ahlakın nazari kısmına dâhildir. S:18

* Allah Teala, Kur’an-ı Hakim’de şöyle buyurmuştur: “Habibim De ki: Herkes kendi aslında merkezlenmiş, gizli ahlakına ve tabiatine göre amel ve hareket eder…” (El-İsra:84) Yani: “İnsandaki gizli meleke ne ise o insanın dış hareketi de odur.” Demektir. Binaenaleyh ahlak ve insaniyetin en güzel tarifi şudur: Ahlaki, ruhani ve nefsanî olarak insanın dimağ ve kalbinde merkezlenmiş o gizli melekelerin dış hareketleridir. S:21

* Allah Teâlâ her şeyi zıddıyla beraber yaratmıştır. Elbette insanı da yarattığı zaman onu içindeki birbirine zıd nefs ve ruhuyla beraber yaratmıştır. İnsan ruhuyla terakki ederse faziletli ahlakıyla âlâi illiyyin’e yükselir, nefsiyle düşerse esfeli safiline yuvarlanır. S:30

* İnsan hayra ve şerre kabiliyetli olarak doğar. Eğer hayrlılara arkadaş olursa, hayrlılar onun faziletli ahlaka meyilli hislerini tahrik ederler; kuvvet halindeki gizli kabiliyeti, güzel hareket ve faziletli ahlakla tezahür eder; eğer kalbinde ihlas da varsa, fiil ve hareketleri şer’an ve aklen makbul olur; o da bununla övülür. Aksi takdirde içindeki his ve irade kabiliyeti şerlilerin telkini altında kalırsa, hayra olan kabiliyeti zaman zaman sönüp yok olur, aksi de öyledir. S:32

* Talebe yahud mürid, evvela taklid eder; taklidi ne bakarsın bir gün tahkik olur. Binaenaleyh cüz’i iradesini –her meslekte olduğu gibi- gayrının eline vermekle insan, gayrından kesb-i kemal eder; gayrının emr ve işaretiyle çalışır ve güzel ahlak sahibi olur. Bu çalışmaya riyazet denilir. Binaenaleyh faziletli ahlakın kazanılmasının birinci yolu riyazettir. S:38

* Sabırla günah terk edilir; namazla da iyiliklerin yapılması kolaylaşır. Resul-u Muhterem de başına bir iş geldi mi, namazı kılmakla Allah Teâlâ’ya sığınırdı. Ancak gazap ve şehvet kuvvetleri birbirine zıddır; hangisi harekete geçerse diğeri durur. Binaenaleyh şehvet ve gazabın dizginlenmesi için namaz ve sabır, azmin kullanılması için en büyük vesilelerdir. S:41

* Şübhesiz insanın müstakil olarak yaratılması, yaşaması, ölmesi ve öldürülmesi her ne sebeble olursa olsun, sebeblerin kendi tesiriyle değil Allah’ın hükmüyledir. S:59

* Ahlaka lezzet, vicdani his asla temel ve esas olamaz. Çünkü lezzet, seyyal ve akıcı olduğundan gelip geçicidir. Vicdan ise tasfiyesi olsa bile yine kendisi ruhi ve bedeni ihtiyaclarını teşhis ve tedavi etmekten acizdir. Şu halde ahlakın temelini lezzet ve vicdan üzerine atanlar; nef’ıyye ve tekamüliyye mezheblerinin aslından akseden mesleklerdir. S:63

* Ahlak ilmine göre, akıllı insanların tümü, fıtri kabiliyet ve akıl bulunduğu müddetçe azimli arzularından sorumludur. S:72

* Günahlar vicdanı değiştirdiği gibi, vicdan ve şuur da kalbde günah arzusunu yok eder. Vicdanın varlığına işareten “Günah nedir?” diye soran sahabeye Rasul-u Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şu cevabı vermiştir: “Günah kalbinde gıcırtı yapandır.” Yani nefsin arzularıyla bulandırılmayan vicdan kalbi uyarır. Nasıl ki pirinç yemek esnasında bir taş dişleri gıcırdatır, bedeni tiksindiriyorsa, öylece vicdan, kalbe günah arzusu geldiği anda göğsü gıcırdatır. Yani sır latifesinin refleksini tahrik etmekle dalağın ve akciğerin sol kısmının içindeki sırrı, yürek içindeki kalbi, mide üstündeki ruhu, akciğerin sağ iç kısmındaki hafayı, akciğer ve ödün üstündeki ehfayı yerinden oynattırır. Artık ölüm derecesine giren, günaha meyledebilr mi?.. Eğer, tahrimen mekruh ve haram fiili şöyle dursun da arzusu bile yukarıdaki cihazları yerinden oynatmıyorsa, göğüste vicdan yoktur demektir. İşte vicdansızlık… S:78

* Nefsin fikret kuvvetinin fazileti hikmet, subuiyye kuvvetinin fazileti hilim ve cesaret, behime kuvvetinin fazileti iffet ve şecaatten ibarettir. Bu üç faziletin imtizacından ve birleşmesinden adalet meydana gelir. Demek ki nefs-i nâtıkanın fikret, his, ifade, diğer tabirle müdrike, subuiyye ve behime kuvvetlerinin imtizacından üç büyük fazilet; hikmet, iffet ve şecaat meydana gelir. Bu üçünün imtizacından da adalet meydana gelir. s:80

* Hayat ölümün zıddıdır ve nefsin daimi kalmasının adıdır; nefs-i natıkanın kendisi değildir. Şu halde hayat maddenin haricinde ve nefs-i natıkanın özel bir sıfatıdır. S:94

* İnsan altı hasletle hayvandan ayrılıyor. Mesela ruh, akıl, -ahlaken- aklî kuvvetine nazaran hikmet, behime kuvvetine nazaran iffet, subuiyye kuvvetine nazaran şecaat ve hepsini birleştiren adalet ile cüz’i iradesi vardır. Bunların hiçbiri hiçbir hayvanda bulunmamaktadır. S:99

* “Her bir şeyin dayanağı veya yardımcısı vardır. Kişinin amelinin dayanağı ve sığınağı da onun aklıdır. Herkesin ibadeti aklının mikdarıncadır. Demek insanın en büyük dostu akıldır. Bu hikmete binaendir ki Hazreti Ömer radıyallahu anh: “Kişinin aslı aklı, nesebi dini, şeref ve haysiyeti de onun ahlakıdır.” Buyurmuştur. Şeyh Hasan Basrî de: “Allah Teâlâ kime akıl nimetini bağışlamış ise şüphesiz bir gün onu aklıyla kurtaracaktır.” Buyurmuş.” S:110

* “Allah Teâlâ her şeyi zıddıyla beraber yarattığı gibi aklın da zıddı olarak heva-i nefsi yaratmıştır.
Nefs-i natıkanın hevası: lezzet, sevgi ve meyli itibarıyla şehvettir; itelemek cihetiyle de gazabdır ki hayvani kuvvetle tarif edilir. Hayvani kuvvet akla galebe çaldı mı, insanı hayvandan daha beter mertebeye düşürür.” S:115

* Melekler mücerred akıldan şehvetsiz olarak yaratılmışlardır. Hayvanlar akılsız mücerred şehvetten tertiblenmişlerdir. İnsan da hem akıl hem de şehvetten tertiblenmiştir. Aklı şehvetine galebe çalan, melekten üstün; şehveti aklına galebe çalan da hayvandan aşağıdır. Heva-i nefs, Hakk’ın emrine muhalif her şeydir; ondan sakınmayan sağlam kalmaz. S:116

* “Allah’ın afuvuna amelimizi bağlar, rahmetini umar ve Resulullah’ın buyurmuş olduğu ameli işleriz. Bunu idrak etmeyen akıl, sahibinin kelepçesidir.” S:117

* 1875 tarihine kadar Avrupa âlimleri, insan yalnız kadından veyahud yalnız erkektendir diye münakaşa etmekteydiler. O civarda Amerikalı Hirtoviç’in “Civciv, horozun tohumu ve tavuğun yumurtasından oluşuyor.” Demesi üzerine bu fikir ortaya koyuldu. Halbuki Kur’an-ı Hakim Asrı Saadetten şimdiye kadar yeni bin dört yüz beş sene evvel bu hakikati açıklamıştır. Hatta her mü’min namazında zammı sure olarak Ed-Dehr suresinde bu ayeti sürekli tekrar etmektedir. Bununla mü’min “Allah Teâlâ insanı, erkek ve kadının birbiriyle karışık nutfesinden yaratmıştır” diye bildirir. S:133

* “İnsanın tüm vücudunu idare edecek beyin içindeki zar korkunç bir zekâya sahibdir. Bu üstün zekâyı Yaratan’ın, daha üstün ilme sahib olması lazımdır. İnsanın bu sırrına vâkıf olan asla Halık’ı inkâr edemez.” S:145

* Akıl, nefs gibi mülevves olmadığını bütün şirkleri bırakıp kemâl-i samimiyetle Allah’a teslim olmak ister, O’na tapmak ister. Allah da onun bu isteğini emretmiştir. “Ey insanlar! Sizi de sizden öncekileri de yaratan Rabb’inize ibadet edin, ta ki takva sahibi olasınız.” (Bakara:21) Takvadan başkasıyla ne kadar zikir ve fikir çok olsa da kalb cilalanmaz. Takva sahibi olabilmenin şartı da bir tek olan Allah Teâlâ’ya ibadet etmektir.
Takva, Allah Teâlâ’nın emretmiş olduğu emrlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmaktır. Binaenaleyh bir kimse Allah’ın emrlerini terk ederse fasık, yasaklarını işlerse asi, inkâr ederse kâfirdir. İnanır gibi görünürse münafık; tenhada düşvar, zahirde mülayim görünürse müraidir, yani gösteriş yapar. Demek oluyor ki ibadet, Allah’ın azabından korkmak ve ondan sakınmak, emrlerini yerine getirmek ve sevabını ummaktan ibarettir. S:166

* “Hidayeti Allah Teâlâ’ya isnad ettikten sonra ona şükrederiz. Veliyi, nebiyi de vasıta kıldığı için onu da severiz, vesilelik şükrünü de yaparız. Doğru ifadeyle, üstadı üstadiyet için severiz. Çünkü üstadlık sıfatı Allah’ın verdiği nimettir. Binaenaleyh bu takdirde de Allah’ı sevmiş oluruz.” S:179

* Bir insanın kalbinde zan veya semereleri bulunduğu halde aklı beden şehrine hakim olamaz. Akıl beden şehrine hakim olamadığı müddetçe, iyal veya toplum ferdlerinin nefslerindeki nefret ve buğuzlaşma, hatta rekabet çoğalır. S:180

* “Akl-ı selimin beden şehrine hükümran olabilmesi için ilmi öğrenmek ve ilmi ile amel etmek gerekmektedir.” S:183

* Sehl Tusturî tasrih ettiği gibi heva-i nefs ve şehvet, kalbin müdrike gözünün sıhhatini bozar. İnsanda ne kadar bu iki kuvvet mutedil olursa, o kadar kalb gözü açık olur. Şu halde kalbin akile kuvvetini iman, takva, zikir ve rabıta ile çalıştırmayan, maddenin suretine aldanır. Ressamların inkârına sebeb, yalnız gözlerini çalıştırmalarıdır. İşte bu hikmete binaendir ki, akıl kalbe izafe edilir; dimağa izafe edilmez. Çünkü dimağa izafe olunan akılda insan ve hayvanlar eşittirler. Ruh-i insaninin idrak kuvveti ise dimağda değil kalbdedir. Bu sırra binaendir ki hadis-i şerifte aklın mahallinin kalb olduğu beyan olunmaktadır. “Akıl kalbde bir nurdur; hak ile batılı birbirinden tefrik eder.” Buyurulmuştur. Bu akıl iman, takva, zikir ve kâmil insanların bakışıyla inkişaf eder. S:187

* Ruh tedavisiyle iştigal eden birçok ulema: “Dimağ yorgunluğu ancak ve ancak bir şeyle uğraşmak vasıtasıyla tedavi olunur.” Demişlerdir. S:235

* İnsanın bedeninin içindeki şehvetin garîzî kuvvetini izdivacla beslemeyen, huzursuzluk tohumunu ekmiş demektir. İctimai hayatın bütün huzursuzluğu İslamın dışındaki izdivacların yüzündendir; fitne ve fesadla tabir olunur. Nasıl fitne ve fesad olmasın ki, birçok hastalıkların ferdlere dağılmasına sebeb, gayrı meşru yaşamalardır. Binaenaleyh bunca fitne ve fesadları engelleyecek, izdivacdan başkası değildir. S:241

* Mevlana diyor ki: Bir adamı öldürsen bir kere onu gözden kaybedersin. Fakat onu gözden düşürürsen kaç kimsenin gözünden düşürmüş olursun. Demek o kadar onu öldürmüşsün. S:282

* İmanın düşmanı dört şeydir: Zulüm, israf, riya ve ribadır. Fakat zulüm bunların anneleri, riba ise her kötülüğün babasıdır. Riya ameli ibtal ettiği gibi, riba da fakirleri soyar, zenginlerin kalbine hırsı, fakirlerin kalbine hasedi eker. S:286

* İbnu Kayyim ve diğer birçok ulemanın tasrih ettikleri gibi ruh bedenden alakasını kestikten sonra kendi ameline münasib bir suret alır. Kabz melekleri onu semaya yükseltirler. Eğer said ise güzel sureti, değilse fena bir sureti alır ve kıyamete kadar berzah âleminde kalır. Şu halde keşif ve rüyada görülen ölülerin ruhları, bizzat kendileri değil suretleridir. Şeyh Ahmed Gümüşhanevi Hazretleri’nin buyurduğu gibi, ruhun hakikatini görmek iddiasında bulunan kimse mürted olur. Çünkü melek hakikati üzere görülmediği gibi, ruhlar da kendi hakikatleri üzerinde görülmezler. Çünkü Salihlerin ruhları enerji ve hatta melek ışığından daha parlaktırlar. Bunların nurları maddi bir gözle görülmeleri muhaldir. Zira maddi göz onları görürse derhal su haline gelir. Demek maddi gözler nurlara bakmaya kabiliyetli değildir. Peygamber ise, O’nun maddi gözü de nur idi. Onun için melek ve ruhları görmeye kabiliyetliydi. S:303

* Bazı ehli tasavvuf demişleri ki: “Tasavvuf, vakitleri en mühim meseleyle değerlendirmektir.” Bir an dünya bir an ahiret. Her nasıl olursa olsun bütün hayatı zaman ve imkânları tedbir, sa’y, gayret, teenni ve metanetle değerlendirmek, ruhu refaha kavuşturucudurlar. Aksi takdirde bunların zıddı ruhu zedeler. Bunların tahakkuk edilmesi için de birçok istiazeler emrolunmaktadır. S:343

* Bir şeyin tahsiline insanı sevk eden, o şeyin semeresidir. Mesela ibadete insanı sevk eden ahiret inancıdır. Mü’min ahirette şu paramın sevabını alırım diye inanmakla sadaka verir. Bunun gibi ilm-i ahlaka insanı sevk eden, kısa ifadeyle insanlıktır. Çünkü ilm-i ahlakın konusu, nefsi ve ruhi melekelerdir; faydası ve semeresi, imkân dâhilinde aklen ve şer’an güzel ahlakla ahlaklanmaktadır. Doğrusu nefsi kemale erdirmektir. İnsanın fıtratında da noksanlıktan kâmile, kâmilden en ekmele yükselmek arzusu mevcuddur. Şu halde insanı a’lai illiyyine sevk eden ve güzel ahlakları kazandıran vesile ahiretteki alacağı sevab inancıdır. İşte asli his bu. S:352

* Her işte Allah’a tevekkül etmek gereklidir. Şirk veya günaha götürecek şekilde efsun, dağ ve tetayyur işlerini yapmayanlarla mübah şekliyle bunları işleyenler, Allah’a güvenip O’na tevekkül ederlerse selamet ve hak yol üzeredirler. Burada şart erbab olmaktır. Bunların ahirette yeri cennet olur. Her işin Mutlak Hakim’i ve Yaratıcı’sının Allah olduğunu bilmek ve bu inançla meşru yollarda güç ve irademizi kullanarak çalışmak adi vasıta ve sebeblere başvurmak tevekküldür, Allah’a güvendir; ve bu işte erbab olanların ücret almaları da meşrudur. S:375

* Ruh; ismet, vakar ve muhaleseti emrettiği gibi nefs de tam zıddı olan fahş, hıffet ve riyayı ister. Zaten bu ikisinin arasında mücadele devam olunmaktadır. İnsanın kemalatı, nefsi arzularından sakınıp ruhi arzularını yerine getirmektir. S:381

* “Cesaretsiz bir ferd veya millet asla maksadına kavuşamaz. Asıl maksadına kavuşan, gerçek cesaretle İlau Kelimetillah için çalışanlardır.” S:392

* “Bir beden havasızlıktan öldüğü gibi, bir iman da teyakkuz ve hayasızlıktan ölür. Onun için haya insanın hayatıdır denildi. Ne kadar iman kuvvetli olursa, haya da o kadar kuvvetli olur.” S:401

* Vakti taksim etmek, işi vaktinde ve yerinde edebiyle, erkan ve şartıyla yapmaktan ibaret intizam ve mudara, insanı maksadına kavuşturur, fasıkları hidayete erdirir kuvvetli vesilelerdir. S:413

* İman ne kadar kuvvetli olursa, sükûnet ve itmi’nan o kadar kalbe gelir. ve ne kadar kalbe sükûnet gelirse Allah sevgisi o nisbette artar. Binaenaleyh bela ve üzüntüden telaşlanmak ve sabretmemek, imanın zayıflığının alametidir. s:415

* Bütün madenler kendi cevherinin tabii muhafazalığı içinde olgunlaşır. Bir cevherin kıymeti onun muhafazalığı içinde toplanır. Madeni kaplayan tabii dış kabı bozulursa, cevher dağılmakla madenliğini kaybeder ve özelliği yok olur. İşte bunun gibi, kadının da bir cevheri var, bir de kabuğu. Kadının bütün cevherinin özelliği ve güzelliği, şerefi, haysiyeti, refah ve vakarı, örtüsü içerisinde tekâmül eder. Örtünün ihlal edilmesi iffetinin ihlal edilmesi demektir. S:506

* Allah Teala millet ve devlet çekirdeğini, şer’i rızaya dayalı, icab ve kabulden ibaret, iki şahid huzurunda ve daimi olmak şartıyla nikâhlamak tarlasına dikmeyi emretmiştir, işte teehhül budur. Böyle meşru bir teehhülden meydana gelen nesil fidanını da yasaklardan budamayı ve emrlerle terbiye etmeyi emretmiştir. Hayat ve refahı da bu teehhüle bağlamıştır. İşte evlilik budur.
İnsanın aslı bir nefstir; o da Âdem Aleyhisselam. Allah Teala ondan onun zevcesini de yaratmıştır, ki Âdem’i maişetin teminine sevk etsin ve Âdem de ondan sükun ve rahat bulsun. Bu aslı örten ve idrak etmeyen, evliliğin ne olduğunu da idrak edemez. Dolayısıyla ailevi huzur ve refahtan, karşılıklı hürmet ve şefkatten mahrum kalır. S:531

* “Her iki eş Bir tek Allah’a inanır ve O’na ibadet eder, yasaklarından sakınırlar ve emrlerini yerine getirirler. İki eşten her biri diğerine yasakları işletmemek için bekçi, emrleri yerine getirmek için mürşiddir. Şübhesiz böyle bir teehhül insanları vehmi tuzaktan, vahşetten ve insanlığa aykırı bütün felaketlerden kurtarır, ruhu besler, nefsi de kemale erdirir. Onun için evlilikten kaçan, şehvetlerini ilaçla öldüren yahud da besili bir at gibi besleyen, İslam’ın örf ve âdetinden uzaklaşmış ve hadis-i şeriflerde tenkid edilmiştir.” S:533

* Çocuğun ilk oluşunda ana babaların kötü hislerinden arınmaları gerekir. Aksi takdirde bu da çocuklara tesir yapar. Aynı zamanda ekseriyetle asi evlad, haram lokma ve kötü hislerden meydana gelir. Eğer lokma helal olur ve hisler de temiz olursa haliyle evlad sıfat ve ahlak olarak iyi olur. Bunun için Mevlana: “Ruhunu şeytanın emzirmesinden kes sonra meleklerle arkadaş yap.” Diye özellikle tavsiye etmiştir. Demek çocuk yapmak arzusunda bulunanın ilk vazifesi hislerini kötülüklerden arındırmasıdır. İkinci vazifesi helal lokma yemesidir. Üçüncüsü çocuğuna güzel isim takmasıdır. Ana baba bunda ne kadar ihmalkârlık yaparlarsa o kadar evladlarının ruhunu meleğin emzirmesinden kesmişlerdir. S:556

* Hülasa çocuklara tedrici din ve dünya bilgileri öğretilir; ilmi ve ameli hikmetler tatbiki olarak talim edilir. Bu hususta anne ve babanın vazifesi ne ise muallimlerin de vazifeleri odur. Asıl anne ve babalar muallimlerdir. O halde neslin bozulmasında ve düzelmesinde muallimler son derece mesuldürler. Eğitim ve talim… S:570

* “Bütün eğerler şeytanın amelini açan anahtarlardır. Zaten insanı maksadından geri bırakan başta eğer, nihayette sonra kelimeleridir. Eğer ve sonra kelimesiyle işini ve hayatını planlayan hayattan mahrum olur.” S:580

* Ruhlar ancak takva ile saflaşır. Takva ise, büyük günahtan sakınmak ve farz ve vacibleri yerine getirmekle tarif edilir. Şübhesiz bir kanatla Allah’a itaat eder, diğer kanatla halka hizmet eder. Böyle olanın kitabı da sağdan verilir. Eğer halka hizmet veya Hakk’a itaat eden kanattan biri kırılırsa, asla ruh kemalata doğru uçup yükselemez. İşte akrabalık bağına önem vermenin gayesi bu takvaya ermektir. S:616

* Akl-ı bilmelekenin sıfatı adalet ve itidal, fazileti cürbüze ile biladet arasındaki hikmet olduğu gibi, behime nefsin de sıfatı şehvet ve lezzetlenmek için hilecilik, fazileti ise iffettir. Ancak şehvet sıfatının muhabbetle değiştirilmesi yani onu aklıselimin icabınca kullanmak iffetle ifade edilir. Binaenaleyh nefsin behime kuvvetini ne tamamen serbest bırakmak ne de tamamen alıkoymak gerekir. S:636

* Toplum ferdlerinden Tayyibe hayatı silip süpüren ve beşer cinsini bir birine musallat kılan, hâkimiyetleri mahkûmiyetleri çevirttiren, çirkinliğin en çirkini ırkçılık, şahsı övmek ve kibirliliktir. Bunların başı kibirlilik habaseti… S:683

* İnsan üç şeyle mükelleftir: Birincisi Allah sevgisi, ikincisi ihlâs, üçüncüsü O’nun elçisine ittiba’ etmekle Allah’ın emrine teslim olmak. İhlâs, muhabbet ve teslim.
İslam dinine teslim, ihlâs ve muhabbet tastam kemal bulursa kişinin nazarî olan imanı şuhûdî ve zevki olur. Hatta yer ve gök insanları hepsi aleyhinde birleşip yaygara yapsalar bile asla imanı sarsılmaz. S:684

* “Büyüğün küçüğünü kucaklaması ve alnını da öpmesi içten gelen şefkate binaen olursa sünnettir.” Mamafih bu gibi maksad dışında muaneka ve öpmek meşru görülmemektedir. Doğrusu uzun bir seferden dönmüş ve hayrlı bir işe muvaffak olmuş bir zatın büyüğü tarafından kucaklanması sünnettir. Zamanımızda böyle bir maksad olmadığı halde iki mü’minin karşılaşmada kucaklaşmaları sünnete muhalif düşmektedir. Bilakis ruha sıkıntı verir bir adettir.
Birçok Müslüman muanekayı adet haline getirmişlerdir. Onların birbirlerinin postuna beş kuruş vermedikleri halde şefkat, yardım, ümmete hizmet, uzun seferden dönüş gibi bir âlî maksad olmaksızın kucaklaşmaları ve öpüşmelerinin yeri yoktur. S:707

* Kapitalizm ferdlere vermek hakkında ifrattadır. Sosyalizm ferdlerden bilkülliyye mülkiyeti almakla tefrittedir. Birisinde korkunç artı, diğerinde korkunç eksi vardır. İslam sistemi ise bu hususta artı ve eksiden Müberra, tükenmez, muhkem ve mutedil bir sistemdir. Her iki sistemi de reddeder. S:763

* Fıtraten insan hayrı sever ve ondan hoşlanır. Hayr da aklı, ırzı, malı, şerefi korumakla ifade edilir. Bunların birine tecavüz, fesad ve fitnedir. Suret-i kat’iyyede yasaktır. S:776
* “Bir şeyi yapacağına söz verip de yapmayan vefasızdır.” S:812

Nurgül Dere

Allah Teala Razı Olsun CEVAPLAR.ORG 'a TEŞEKKÜRLER...

canacan Mesaj gönder
hakdilaram özleşme yolu

1080 gün önce 16.06.2009 00:26:35 Alıntı('4274366','4274366','6','1398')">Spam rapor edin

3.

ÖLÇÜLER-İsmail Çetin-Dilara Yayınları-Isparta-2006



· Kulun Allah Teala’nın emr ve rızasına uygun olan niyeti, fiili, sözü meşru, aksi gayrı meşrudur. Binaenaleyh şer’i şerife uygun niyetler, fiiller, sözler, ahlak ve hareketler meşrudur, ma’ruftur. Bunlardan mutabık olmayanlar gayrı meşru ve münkerdir. S:5

· İmandan sonra itaatin derecesi olduğu gibi, küfürden sonra da isyanın derecesi vardır. Her mü’minin, yapması veya terk etmesi icab eden her bir fiilin işlenmesinden önce, o fiilin şer’i hükmünü bilmesi; farzlarda farz, vaciblerde Vacib, sünnetlerde sünnettir. S:8

· “Sünnet, mertebe olarak farz ve vacibin aşağısındadır. İstihfafsız terk eden kimse, azaba değil itaba müstehak olur.” S:12

· Büyük günahı irtikab eden ateşe girmeyi hak ettiği halde hakkında şefaat umuluyor –ki onun hakkında şefaat, ateşten çıkarılmaktır-; girmesini engellemektir.- Çünkü ateşle ukubeti hak etmek ayrıdır; şefaatle cezanın kalkması da ayrıdır. Netice-i meram, mekruhu irtikab edene de, büyük günahı irtikab edene de, ateşten kurtarmak için şefaat umulur. S:13

· “Sünneti terk eden kimse, mühimsememekten terk ederse, bu cihetle tehlikeli olur. Çünkü sünnetten başkasıyla fitnelerden korunmak imkânsızdır.” S:15

· İstihsan, akıl ve şer’i şerifin güzel görmüş olduğu meseleler demektir. Her mü’min, yemekte, içmekte, bakmakta, giyim ve kuşamda, hâsılı günlük hayatında, kendisine neyin haram olduğunu bilmelidir ki, rahatlıkla ondan sakınmış olabilsin. Tabii ki, bunun itikadi meselelere dâhil olması gerekir. S:18

· “Mü’minin cihaddaki amacı, Allah Teala’nın rızasını kazanmak, uhrevi saadete ulaşmaktır. Kâfirin cihadı ise, mücerred dünya hayatının idame ettirilmesidir. Bu itibarla, kalbe nazaran haram ve mekruhları bilmeyenin, değil cihadı, birçok ameli batıl olur.” S:39

· “Zahiri olsun batini olsun bütün ameli, hatta kalbi hareketleri, kalbe gelen varidatı birbirinden tefrik etmek elzem vazifedir. Mesela Allah Teala’ya tevekkül kalbi ameldir; farzdır. Sebeplere dayanmak, Allah Teala’dan başkasında güvenmek haramdır. Bu ikisi dahi kalbidir. Evet, kalbi amellere ihtimam gösterilse ve Allah Teala’ya gereğince tevekkül edilse, Allah Teala’nın perde kılmış olduğu sebeblerden ümid kesilirse, iktidadi hayat için de çok faydalıdır; ve rızkı bollaştırır.” S:40

· “Güzel giyinmek, üstü başı temiz tutmak, kibirlilik değil. Kibirlilik, dinden hak ve gerçek olan bir meseleyi inkâr etmek yahud hafife almak yahud alaya almaktır. Bu, Allah Teala’ya karşı olan kibirliliktir. Mahlûkuna karşı kibirlilik de, onları küçük görmek, ayıblarını açığa çıkarmayı arzulamak, üzerlerindeki nimetleri inkâr etmektir. Bu büyük günahtır, küfür değildir. Her ikisi de haramdır.” S:49

· Bir nimet ne kadar yücelirse, afatları da o kadar yücelir. Bozulan her şey, değerlendirilebilir. Hatta çürüyen ve eskiyen bir çul, makinaya verilip pamuk veya kıl haline getirilerek ondan faydalanmak mümkündür. Amma ilim öyle değildir. İlim tereyağ gibidir. Bozulduysa atılmaktan başka bir şeye yaramaz. S:56

· İki sevgi bir kalbde birleşmez. Ma’siyeti işleyeni sevmek, ma’siyeti sevmek gibidir; haramdır. Hem ilmi ve hem de itikadi hatadır. Maatteessüf zamanımızda, nefsi alabildiğine bırakan yakın akrabalar sevilir; hatta miras vermekte hatta hediye vermekte tercih edilir; Allah Teala’nın yoluna girenler terk edilir… S:65

· “Konuşmak, beşeri ihtiyacdır. Her hususta ölçülü hareket gerektiği gibi, konuşmakta da ölçülü olmak gerekir. Aslında çok konuşmak, malayani söylemek bir hastalıktır. Çok konuşan çok yanılır. Onun için ölçülü konuşmak, gerektiği yerde susmak, insani elzem vazifedir.” S:86

· Dille ifade edilmesi haram olan gıybet, sövmek, cenaze için sesli ağlamak gibi sözlerin işitilmesi de haramdır; mekruh olanlarda mekruhtur; mübah olan yerlerde mübahtır. Mesela çalgılarla beraber şarkı türkü söylemenin haram olduğu yerlerde, dinlenilmesi de haramdır. S:111

· Sadakat, vefadarlık ve fedakârlığa dayalı bir ticaret, cihad sayıldığı gibi, cemaatle namaz kılmak, nafile hac ve umre yapmak, dini ilimleri tahsil etmek, nefsin arzularını terk etmek gibi şeyler de cihaddır. Aynı zamanda, kâfirlerin örf ve adetlerini terk etmek de cihaddır. Hâsılı cihadın birçok çeşitleri vardır. S:206

· Helal lokmanın, kalb, ruh ve aklın saflığında çok rolü vardır. Kişi haramdan, hatta şübhelilerden sakınmadığı müddetçe, zekâ ve anlayışı net olarak şeraiti kavrayamaz. Çünkü nefsi bozuktur. S:209

· Allah Teala insanı, akıllı, iradeli olarak yaratmış olduğundan, insan fıtraten tabiatiyle medeni ve her biri diğerine muhtacdır. Bu takdirde her insan, beşeri ihtiyaclarını başkasıyla gidermeye mecburdur. Karşılıklı fedakârlık, vefadarlıkla, menfaati paylaştırırlar. Buna “menfaat mübadelesi” denilir. Menfaat mübadelesi, ancak ve ancak alış veriş, îcar, ziraat, sanat gibi birçok suretlerde olabilir. S:219

· “İnsana gıda vasıtasıyla, hırs, hased, ihtiras, cimrilik gibi hayvani hasletler geçtiği için, zaman zaman beşer, asli medeniyet ve fıtratından ayrılır; kendisindeki şehvani kuvvetten dolayı, egoizmin çamuruna girer ve hayvan mertebesine düşer. Bu mağlubiyetten dolayı, kuvvetli ise güç kullanmaya; zayıf ise hileye başvurur. Ya gasbeder, ya çalar. Ticarette de ya zorla alır yahud dalkavuklukla. İşte bu zulüm ve hileden insanı kurtarmak için Allah Teala insandan seçip gönderdiği Peygamberlere vahiy göndermiş, onlar vasıtasıyla insanoğluna doğru yolu göstermiştir; hükümleri beyan etmiştir. Bütün emelleri oraya bağlayarak, orada güzel bir hayata sahip olmak için, sair meslekler gibi meşru ticareti emretmiştir.” S:221

· “İslam dini, faizi kesinlikle yasaklamış ve faizle iştigal etmenin hem dünyada hem de ahirette zararlı olduğu açık bir şekilde anlatılmıştır. Bugün bazı kimseler bu mevzuda tereddüde düşüyorlar; bir türlü akılları almıyor veya ermiyor. İslamda faizin haram edilmesi, evvel emrde diğer haramlarda olduğu gibi bir imtihandır. Gerçek manada Müslüman olabilmemiz için kendi aleyhimize de olsa onu kabul edip uygulamak zorundayız. Diğer bir husus, dünya çapında büyük iktisadcıların çoğu da faizi toplum için zararlı görmektedir. Bir Müslüman inkâr etmeksizin faiz alır veya verirse günahkâr olur, amma İslamdan çıkmaz. İnkâr eder yahud hafife alırsa dinden çıkar.” S:251

· “Faizle iştigal, Allah ve O’nun Rasulü’ne harb ilan etmekten ibarettir. Kalbi inansa dahi, faizle iştigal eden, fiiliyle Allah ve O’nun Rasulü’ne karşı harb ilan etmiştir. İşte bu itibarla Allah Teala: “Şayet faiz hakkındaki emrleri yerine getirip yapmazsanız, Allah ve Rasulü tarafından ilan edilmiş bir harb ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin” buyurmuştur.” S:252

· İslamiyet, adab ve usulden ibarettir. Helal haram ve mekruhların çocuklara da öğretilmesi, farz ve vacibdir. Özellikle taharet ve abdestin öğretilmesi… Bunda utanç yoktur. Bunda utanç şeytanın tuzağıdır. S:295

· “İman, küfrü imha ettiği gibi, abdestsizlik ve necasetten temizlenmek de azaları kötü ahlaktan korur. Bu cihetle şer’i temizlik imanın yarısı sayılmıştır.” S:295

· “Namaz kılanın en az derece huşuu, ne dediğinin ve ne yaptığının farkında olmasıdır. Artık herkesin huşuu, ilmi ve imanı nisbetinde olur.” S:342

· Zekât, Müslüman zenginin imanının ölçüsüdür veyahud kantarıdır. Mü’min kişinin Müslümanlığı, cömertlik veya cimriliğinden belli olur; bunun tartısı zekâttır. S:367

· Zekât, hem kul ile Allah arasında, hem de kulların arasında mali bir bağ olduğu gibi, ruhi ve ahlaki temizliğin ta kendisidir. Nitekim namaz ruhu temizlediği gibi, zekât da malı temizler. Hayat sebeblerine bağlanıp da hayatını seven, zekâtın verilmesindeki hikmeti anlayamaz. Allah Teala Zülcelâl Hazretleri’nin Zatı’nı seven, dünya hayatının muvakkatlığını idrak eden ise, zekâtın ne olduğunu idrak eder. S:368

· Elbette insanın nazari ve ilmi olan kuvveti, Allah ve O’nun Rasulü’nün emrlerini yüceltmekle keml bulur. Ameli kuvveti ise, iyal mesabesinde olan Allah Teala’nın mahlûkuna şefkat etmek ve onları sevmek, onlara infak etmekle keml bulur. İşte Allah Teala insanları bu kemaliyete erdirmek için zekâtı vasıta kılmıştır. S:394

· Zenginin şerefini, malını ve canını koruyan kal’a, zekâttır. Canavar gibi hırsızları uslulaştıran, yine zekâttır. Bu itibarla da anlaşılıyor ki zekât, devletin güçlenmesi için değil, hırs, ihtiras ve enaniyeti kırmak, fakirlikten dolayı canavarlaşan insanları ıslah etmek içindir. Çünkü insanın, ruhu, bedeni ve malından başka hiçbir şeyi yoktur. Ruhun ubudiyeti, zikirledir. Bedenin ubudiyeti namazladır. Malın ubudiyeti zekât iledir. Binaenaleyh zikir, insanın ruhunun kal’ası; namaz, bedenin kal’ası; zekât ise, malın kal’asıdır. S:395

· “Allah Subhanehu ve Teala’nın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Şeraiti, bütün kulların maslahatlarını kuşatarak nazar-ı itibara almış ve her zaman her yerde yeterlidir. İslam şeraitini, gayrı İslami bir kanuna kıyas ederek ona yakın gören kimse, kalbi hasta, aklı düşük; fesad ile salahatı birbirinden ayırt etmez bir kimsedir.” S:439

· “Eskiden beri beyaz ırklar, siyah ırkları insan cinsinden saymamaktadırlar. Ki bugün zamanımızda dahi üstün mimsiz medeniyet zirvesinde olanlar bundan gafildirler. Bu itibarla Müslümanların gayrı Müslimlere uymamaları gerekir. İnsan rengiyle değil, soyuyla değil, servetiyle değil, sadece ruhuyla insandır ve takvasıyla yüksektir.” S:446

· Evet, insanın istek ve arzuları, amaç ve niyetleri, çalışma, cihad ve ibadetleri, muamele ve ahlakı, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şeraitine uymadığı müddetçe, adil olamaz ki adaleti icra edebilsin. S:451

· Rasullullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İçlerinde Allah Teala’nın hoşnut olduğu bir kimse olduğu halde kim toplumundan emin veya layık olmayan birini iş başına getirirse, şüphesiz o, Allah ve O’nun Rasulü’ne ve mü’minlere hıyanet etmiştir.” Bu itibarla din ve dünyaca en emin ve mesleğe en layığın iş başına getirilmesi farz, terki haramdır. S:455

· Herhangi bir işin başarılması, ilk olarak Allah’ın inayetine, son olarak da meşverete bağlıdır. Çoğu zaman Allah Teala, iyi insanların hüsn-ü zannına mebni tecelli eder. S:478

· İslami tatbikattan maksad, ferd ve toplum olarak İslam dininin hükümlerini öğrenmek, öğretmek ve icra etmektir. Devlet adamlarına göre, ehline müracaat ve istişareyle; aile reislerine göre ise, âlimlere müracaat edip öğrenmeleri farzdır. Allah Teala Zülcelâl Hazretleri kuluna, İslami hükümleri icra etmekten ibaret adaleti emretmiştir. İslami hükümleri öğrenmemekte ve icra etmemekte, hiçbir kimseye mazeret yoktur. S:485

· Sınır, arazinin ölçümünü belirttiği ve hayvanların yahud insanların o sınırdan geçmelerini engellediği gibi, şer’i hududlar da, şeraitin emr ve yasaklarını tayin eder ve insanların o haklara tecavüz etmelerini engeller. Bu itibarla, şer’i emrler sınırlara benzetilmiştir. S:512

· Kişi mü’min olduğu halde büyük günah işleyebilir, fakat günahı işlemesi anında, imanının eseri kendisinden ayrılır. Sonra tevbe ederse, imanının eseri kendisine döner. Tevbeyi tehir ettiği nisbette, imanının nuru kendisinden uzaklaşır ve imanının kendisi ise zayıflar; gıdadan mahrum kimsenin zayıflaması gibi, bunun için ulemamız: “En ufak bir günahtan dahi, küfre giden bir yol vardır” dediler. S:526

· “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem üç kere: “Sözde taşkınlık yapanlar helak olmuştur.” Buyurmuştur. Demek müstehcen söz söylemek, söz ve fiillerinde haddi aşmak, ne söyleyeceğini düşünmeksizin alabildiğine söz söylemek, hem dünyada hem de ahirette insanın helakine sebebiyet vermiş olur.” S:530

· Dil ile cihadın hakikati, sükût ederek ehil olan bir müslümanı belasıyla baş başa bırakmamak; konuşarak da ehil olmayan bir kimsenin propagandasında bulunmamaktır. Ve ehili, iş erbabını gözden düşürmemektir. Daima hak ve doğruyu ortaya koymak, doğru sözü söylemekte korkmamaktır. Küfür ve zulme karşı da sükût etmemektir. Konuşmak icab ettiği yerde, sükût haram veya tahrimen mekruh olduğu gibi, sükût icab ettiği yerlerde de konuşmak haram veya tahrimen mekruh olur. S:551

· “Cihadın cihad olabilmesi için ilim şarttır.” S:561

· “Mü’min, imanının halis olması ve ihlâsının çoğalması nisbetinde şahadet mertebesine ulaşır. İyi düşünmeliyiz; yapmış olduğumuz dini hizmetlerinizde, dinden başka bir gaye var mı, yok mu?.. Eğer varsa, cihaddan önce en büyük cihad, onun imhasına çalışmaktır. En üstün cihad da nefsle yapılan cihaddır, yani nefsi, Allah Teala’nın hoşnut olmayacağı bütün gayelerden arındırmaktır.” S:569

· Malda olsun, sözde olsun, fiilde olsun, ahlakta olsun, ödenmesi gerekli olan sabit bir hakta çekingen kalmak yahud da şeraitin izin vermediği bir yerde bunlardan birini talep etmek, sûret-i kat’iyede haram kılınmıştır. Bu itibarla ehli usul: “İşlenmesi haram olan bir şeyin istenmesi de haramdır.” Dediler. S:616

· “Zamanımızda birçok cahiller “Dinde zorlama yoktur.” Demekle, günah işleyenlerin günahından muahazenin kalkmasını iddia ederler. Bu büyük cehalettir, inaddır, mazeret değildir.
Zimmî kâfir bile İslam diyarında Müslüman olduğu takdirde, İslam’ın emrlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak suretiyle İslami hükümlerin icrasını iltizam etmiştir. Artık bu iltizamî haktan cayması, hemen hemen mürtedliği gibi muahazeden kurtaramadığı halde, anası babası Müslüman olan ve buluğundan sonra İslamı iltizam edenin, bu iltizamî hakkının asla ortadan kalkmayacağı şüphesizdir. İşte “Zorlama yoktur.” Diyen, bu iltizamî hakkı ihlal ettiği için onun bu işi zulüm ve haramdır. Allah korusun, eğer iddiası inkâra sirayet ederse, yani İslamda suç işleyene ceza yoktur demek istenirse, iddiasıyla kâfir olur.” S:675

· “Avrupa’da dünya debdebesinin her nimeti var, huzur yoktur, çünkü inanç yoktur. Bolluk var bereket yoktur, çünkü samimi dostluk yoktur. Her biri birer avcı…” S:688

· “Mal çokluğu hakiki zenginlik değildir. Hakiki zenginlik, kanaatle emelleri ahirete bağlayarak gönül zenginliğidir. Ki mü’minlerin yoludur. İmanın kuvvetli olması nisbetinde insan bu yolda yürür.” S:691

· Kapitalizm, sosyalizme giden asfalt yoldur. İkisi de ahtapot veya timsah… Gövde bir; renk ayrı, isim ayrı… S:701

· “İnsanın yaratılışındaki hikmet Allah Teala’ya kulluk olduğu için, kul hayatında tedarik edemediği şeyleri vasiyetle tedarik edebilir. Çünkü insan ruh ve bedenden ibaret olduğundan dünya hayatı mücerred bedenin beslenmesine kâfi gelmektedir. Uhrevi hayatın imarı ise, ruhani desteğe bağlıdır. Bu cihetle insanın iki hareketi vardır yahud iki yüzü vardır: Bir hak eti, dünyevi hayatına, iaşesine bağlı olup bu itibarla insan dünya hayatının debdebesine, ziynetine dalar. Öbür hareketi uhrevi saadete aid olduğundan diğer bir yüzle ahiret âlemine bakar. Bununla beraber dünya hayatı göz önünde olduğundan, tabiatiyle uhrevi hayat sonradan olacağı için, insan bir nev’i dünyevi iaşesine daha düşkün olur ve bu yüzden fırsatları kaçırır.” S:734

· İnsan, kalbin özünü taşımaktadır, kesrete bakmaktadır, fenaya bakmaktadır, dünyaya bakmaktadır. Hâlbuki insan hakkında ibadet, vuslatın ipi veya noktasıdır; veyahud da başlangıç ve nihayeti birleştiren bir noktadır. Bu cihetle ibadet, insanın yüzünü fenadan bekâya, mahluktan Halık’a, kesretten Vahdaniyet’e, nihayetten bidayete çevirir. İnsanın bu iki hareketi birbirini engeller. Hele hele dünyaya aid olan hareketi, uhrevi maksadları kaçırmasına sebeb olur. Cenab-ı Allah Teala insanlar bu hususta bir hak vererek vasiyeti meşru kılmıştır. Elbette bedeni ibadette fırsatın kaçırılmasında tedarikin imkânı yoktur, ancak mali ibadette vardır. Bu tedarike vasiyet denilir. S:734

· Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sadakadan en faziletlisi, yüz çevirip kin besleyen yakın akrabaya verilen sadakadır.” Çünkü bunda nefsin kahredilmesi vardır. İnsan tabiatiyle akrabasından sevdiği kimseye sadakalarını verir. Amma şer’i şerif bunun aksini daha üstün ve daha faziletli saymıştır. Demek iyilik, iyilik yapanlara mukabele etmek değil; bilakis ihsan ve iyilik, kötülük yapan akrabaya yapılan iyiliktir. S:737

· Maatteessüf bizim zamanımızda birçok insan, hayatında, dinini terk eden etrafına yardımda bulunduğu gibi, öleceği zamanda da mirasını, malını, dindar olmayana daha doğrusu dinsizlere bırakmaktadır; bu da şer’i tehlikelerden biridir. Fısk ve ma’siyet üzerinde asla yardımlaşmak caiz olmadığı gibi, küfründe tereddüd edilmeyen inkârcı kimselere mal bırakmak da ma’siyettir. S:748

*Ümmi Seleme’den gelen bir hadis-i şerifte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Hasta yahud ölünün yanında bulunduğunuz zaman hayırlı sözler söyleyin. Çünkü melekler söylediğiniz şeyler üzerine âmin derler.” S:750


Nurgül Dere

Allah Teala Razı Olsun CEVAPLAR.ORG 'a TEŞEKKÜRLER...

canacan Mesaj gönder
hakdilaram özleşme yolu

1080 gün önce 16.06.2009 00:28:40 Alıntı('4274366','4274366','6','1399')">Spam rapor edin

                                                   4.

EHL-İ SÜNNETİN NAZARI İ’TİKÂDIN ÖLÇÜSÜDÜR-İsmail Çetin-Dilara Yayınları-Isparta–2005



• Ey genç! Ruhi bunalımdan doğan; yahud şehvet ateşinden meydana gelen bütün vesvese ve itikadsızlığına, bu kâfi bir ölçüdür. Eğer sen, tembellikten kurtulup her mevzuu on kere okursan iç ve dış bütün sapık fikirlerden kurtulursun. Herhalde bize de Fatiha ve dua yollarsın. Bil husus, imkân nisbetinde, samimi bir kalb ile okumaya devam ettiğin takdirde iç sapık fikirlerden de kurtulursun. Aklına gelen birçok hususları Biiznillah halletmişizdir. “Hâzâ min fadlî Rabbî” s:6

• “Bizleri görmeden bizlere inanırsanız da, neden bizleri yaratan Rabb’imize inanmıyor musunuz?..” s:51

• Dünyada ve ahirette en büyük zarar ve helak; amentüyü bilmemek, yani iman etmemektir. Bu surette en büyük azab, ma’rifetullah’tan uzak kalmaktır… s:52

• O’na inanmayan, nefs ve şehvetine mağlup olur. Hayvan mertebesine düşme neticesinde de, “insan şehvetten ibarettir” demek zorunda kalıyor. İşte, kâinatı aydınlatanın nurunda maalesef aksedemediği için büyük ziyan ve tuğyanda… Kimisi de insan mertebesinden geri kalarak bir an hayvan zümresinde kendini müşahede ederken, “insan hayvandan peyda oldu” diyor. Kimisi de, hayvani ahlakta kendini görüp, idrak edemediği hakikatin düşmanı oluyor. İnanmak mertebesinden mahrum olunca da, yemek, içmekten başka bir şey bilmeyip öylece helake maruz kalıyor. s:57

• Eğer bir kimse bize Allah’tan sorarsa, “Nedir O?” Biz deriz ki: İsmini sormayı kastedersen, ismi; Allah, Rahman, Rahimdir. Eğer sıfatlarından sorarsan; İşitici, Görücüdür. Eğer işlerinden sorarsan; kâinatı yaratmış… Ve her şeyi münasip olarak yerine koymuştur. Eğer mahiyetinden sorarsan; O, misalsiz, benzersizdir… Ve cinsi, faslı ve nev’i yoktur… Ve her şeyden beridir, yücedir. s:74

• İlim çoğaldıkça, evvelden daha ziyade, yokluktan var olan kâinatı, Hâlik’ın, yani Vacib-ul-Vücûd’un varlığına delil kılmıştır. Demek ki, ilmin kazandırmış olduğu inanç, doğuşta akılda mevcut olan fıtrî imanı artırır. s:96

• “Âlemden en ferd-i kâmil, insandır. İnsanın kendi varlığında rolü olmadığı gibi, yok olmasında da rolü yoktur. Mesela, hiçbir insan istediği bir şekilde var edilmemiştir. Böylece istediği boyda, istediği kuvvette kendini bulunduramaz. Hayatında gayet mahkûmdur. Demek ki, kendisi kendinde tasarruf edemez. Onda tasarruf eden başkasıdır. Bu başka da, kendisi gibi bir madde olamaz. Kanun’dur denilirse; hepimizce malum olduğu gibi, kanun, doğrusu tabiat kanunları, yürütücüsüz olmaz. Öyleyse insanı yaratan kim ise, yaşatan, belli bir hayatta hudutlandıran ve hakkında kanununu icra eden vardır. Ve o var ise Allah Teala’dır.” s:100

• Kâinat içinde her ne varsa, Hadi olan Rabb’inin sikkesini göstermekte… Lakin bu sikkeyi okumaya üç perde var: Cehalet; kibir; haktan ayrılmak ve zulüm.

Bu üç ahlak, renkli gözlüktür. Eğer insan, bu üç renkli gözlüğü takmaz ise, her şeyin aynısını görür; üzerindeki sikkeyi okur; hakikati anlar. Hele kibirlenmek, insanı tamamen hidayet yolundan uzaklaştırır. Bu yazıyı okuyabilene, mana açıktır.. s:130–131

• “Doğru yazılmış bir yazının karşısına ayna koyduğumuz vakit, elbette doğru olduğu halde ters görünür ve o yazı okunmaz. Zulüm, kibirlilik, cehalet, gaflet gibi nefsi ve şeytani ahlakları ayna edinen bir kimse, hidayetin aksi olan dalaleti görür. Dini hükümleri aleyhinde görür. Gazaba gelir; öfkesi ona her şeyin aksini gösterir.” s:133

• Hak ve hakikat yolunu aramak için, taassub, kibirlilik, gurur ve ucubdan, riyaset ve nefsi isteklerden temizlendikten sonra sağlam bir gözle kâinata bakarsa, her şey ona, Allah Teala’nın kudretini, ilmini gösterir. Ve Allah ona El-Hadi ismiyle tecelli eder. s:133

• “Doğuşta, her insanda iki akıl vardır: Bir dimağda, diğeri kalbdedir. Dimağdaki akıl maddeyi; kalbdeki akıl manayı tahlil etmeye elverişlidir. İkisi birlikte peygamberlere tabi’ olurlarsa; dimağdaki akıl, tecrübe ve ilimle inkişaf ettiği gibi, kalbdeki akıl da zikirle inkişaf eder. Her ikisi de kisbi değil, fıtrîdir. Amma bir insanda bir gram, bir insanda on gram olabilir.” s:145

• Müslüman tasavvufçuları, teslis’e karşı çıktılar. Hıristiyanlar, İsa’nın nâsutiyetini, Vacib-ul-Vücûd’un Lâhutiyetiyle birleştirdiler; böylece şirke girdiler. Sofîler ise şirkten kaçtılar. Hâsılı kelam;

1-Sofistâiyye, mutlak varlığı kabul etmezler. Onlara göre, ne Mümkün-ül Vücûd var ne de Vacib-ul-Vücûd.. Bu da mutlak inkârdır. Ehli Tasavvuf ise, Vacib-ul-Vücûd’u kabul ettiler; emr ve yasaklarını tatbik ettiler.

2-Tasavvufçular derler ki: Ancak Mümkün-ül-Vücûd, kendi zatı itibariyle yoktur; Vacib-ul-Vücûd’a kıyasen mevcud değildir. Ve derler ki; Masiva kendiliğinden meydana gelmiş değildir. Bu varlığı da var eden, Vacib-ul-Vücûd’dur. Bu varlıkta, Vacib-ul-Vücûd zuhur eder. s:190

İşrakiyye ve sofistaiyyeler ise, her itibarla mutlak mevcudu inkâr ederler. İşrakiyye, Pisagor tarafından vaz’ edilmiş bir meşrebdir. Pisagor miladdan 600 küsur sene önce doğmuştur. Hem İsa Aleyhisselam’ın hem Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şeraitine, düsturları uysun uymasın ve kendisi doğrudan Hazreti Süleyman ve Hazreti Dâvud Aleyhimesselam’dan ders alsın almasın, onun düsturları, asla İslam tasavvufunun menşei olamaz. Çünkü felsefeciler, Tevhidi değiştirdikleri gibi tasavvufu da değiştirmişlerdir. Artık tasavvufu, gayrı müslimlere dayandırmak isteyenler insaf etsinler. s:190

• “Açık ve gizlilik kul hakkında zıt sıfatlardır; Allah Teala hakkında, zıd değillerdir. Çünkü kul zaman ve mekân ile gizlenir veyahut görünür. Allah, zamansız ve mekânsızdır. Şu halde Allah hakkında zaman ve mekân olmayınca, zıtlık da olmaz.” s:192

• Varlıkta her ne var ise Yaratıcısına ve O’nun ilmine delalet eder. Her bir ilim kendi diliyle Cenab-ı Hakk’ın ilmini bildirir. İşte Kur’an hududsuz olarak, her ilmin diliyle hitab eder ve kendine iman etmeye davet eder. s:200

• Madde ve hareketi, yani mevcud olanı yokluktan var etme sıfatı, Allah Teala’ya mahsustur. Ne madde hareketi, ne de hareket maddeyi yaratamaz. Ketm-i ademden güneşi vücud dairesine çıkaran ve bu ziyayı veren sadece Allah Teala’dır. Her şey böyle… Aynı zamanda bugün fizik ilminin tesbit ettiği üzere, maddelerde mutlak atalet hasleti vardır. Yani durmak ister. Ezeliyete nazaran, hareket kanununun icabınca, maddelerin şu anda durması ve hareketsiz olması gerekirdi. Nizamın devam etmesinden anlıyoruz ki, yaratma, sürekli ve devamlıdır. s:203

• “Meleklerin görülmemeleri, yok olmalarına delil değildir. Mesela biz havayı, havanın taşıdığı şeyleri görmediğimiz halde, havanın ve taşıdığı birçok şeylerin, mesela oksijenin varlığında şüphe etmiyoruz. Binaenaleyh bulunmamak, yok olmak demek değildir.” s:233

• Melek, cin ve insanların ruhu hakkında yorum yapan profesörlerin, hele gayrı müslimin yorumlarının kısm-i a’zamisi, hayalden ibaret uydurmalardır. Mesela dimağı ve sinir sistemi sağlam olan cine çarpılmış bir sar’alıya, habire uyuşturucu haplar verirler; uyuturlar; daha da delirtirler. Tımarhanelerde birçok zavallıları hapsederler. Buna da aklım ermez… s:246

• Tenasuh gibi, ruh çağırma hadisesi de yalandır. Çünkü ruh, bedenden ayrıldıktan sonra eğer azabda ise zebaniler onu bırakmazlar. Eğer a’lâi illiyyîn’de ise, daha da itaat etmez. Mesela hayatında kâfire, fasıka uymayan bir şehidin ruhu, öldükten sonra kâfire nasıl boyun eğip gelebilir? s:247

• Hayatın zıddı, mevt yani ölümdür. Doğrusu, his, hareket ve birçok maddelerden terkiplenmiş bünyenin ve levazımının inhilalinden ibarettir; bedenin dağılması gibi.. Ehli tasavvuf: “Hayat, ruhun İlahi nurlardan aydınlığı kesbetmesidir. Ölüm bu kesbinin kesilmesidir” dediler. Şerh-ul-Mevakıf ve Tavali’den de bu anlaşılır. Dine tabi’ olanların ittifakıyla hayat ve ölüm, sahipleri gibi mahlûktur; kadim değildir. s:253

• İnsanın dâhili olarak en büyük dostu aklı, en büyük düşmanı nefsidir. Harici olarak da insanın en büyük dostu melek, en büyük düşmanı şeytandır. Kalbin hissi, melekî; nefsin hissi şeytanîdir. Birincisi ilham; ikincisi vesvesedir. s:257

• Nefs dimağa hükümran olduğu zaman, itikad ve amel bozulduğu gibi, akıl da kalbe hükümran olduğu takdirde, itikad ve amel düzelmiş olur. Böyle olan akla, akl-ı selim denilir. s:258

• Aklı tarif edenlerin bazıları, aklı nefsle eşit, bazıları nefs yani ruhun aleti olarak tarif etmişlerdir. Bedende tasarruf itibariyle, nefsin; bedenin haricindeki tasarrufu itibariyle, ruhun aleti olur. Felsefeciler ve kelamcılar, bir de ehli tasavvuf arasında çeşitli tarifler daha vardır. s:258

• Allah Teala’nın Zat, Sıfat ve Fiilinden başka her şeye âlem denilir. Mâsivâ… İdrak edilsin edilmesin, aklın aynasında tab olunan her şey mâsivâdır, mahlûktur. Ehli tasavvuftan başka Müslümanların ittifakıyla, âlem; mülk yani zâhir=madde.. Melekût yani bâtın=manadan ibaret olmak üzere iki kısımdır. Demek melek, cin, ruhlar, ruhaniler, hâsılı maddenin haricinde olan âleme, âlem-i ervah denilir. Bu takdirde âlem-i misal buna dâhildir. Sofilere göre, madde ile mana arasında bir âlem daha vardır ki, ona âlem-ul-misal denilir. s:259

• Ehl-i Tasavvufa göre kâmil insanların ruhlarının, ittifakla cin ve meleklerin, asli suretlerinden başka suretlerde görülmeleri, âlem-ul-misaldir. Gördüğümüz rüyalar da bunun en aşağı derecesidir. s:259

• Şeriat, hidayet yolu demektir; Kur’an’ın hükmüdür. Mesela su insanın hayatını muhafaza edici olduğu gibi, Kur’an da, hayat-ı ruhi ve hayatı içtimaiye, bütün nizam ve intizamlara ve hayatın bütün şartlarına kâfi bir kitabdır. Her asrı kuşatmıştır. Hem de Cenab-ı Hakk’a kavuşmaya yol ve sebebdir; asfalt yol selametli olduğu gibi.. Elbette Kur’an yolu selametli bir yoldur. s:263–264

• “Kur’an, hem akli hem ilmi hem nakli delildir. Her akıl ve her ilmin mürşididir. Kur’an-ı Kerim hiçbir şeye alet değildir. Bilakis akıl ve aklın aletleri Ondan şereflenmiştir. Sadece ölülere okunur bir kitap değildir; diri olanların da kitabıdır. Kalbi diri, ruhu temiz kimsenin okuyuşu, ölüsüne fayda verir. O ölü sağ iken ona inandığı için Kur’an onun azabını hafifletir yahut kaldırır. Kur’an ruha şifadır.” s:272

• “İnsanın madeninde, iman cevheri gizlidir. Evet, insan da bir maden.. salih amel, zikir ve ilim de, ruhunun cevherinin nefsin kirinden ve kabından çıkarılmasına vesile ve alettir. Bu da Allah’ın adetlerinden biridir.

İnsan ruhunun da imanı, asli cevher; nefsi posa.. Halis cevherden posa ayrılınca, cevherin kıymeti yükseldiği gibi, işte ruh nefsin arzusundan ayrılmakla, imanla birlikte kıymet kazanır; olgunlaşır, yükselir.

İşte baki kalan bu.. Nefs ve arzusu ise posa gibi atılır, gider. Hâsılı, Kur’an ve Sünnet yağmura, iman cevhere, kalpler vadilere, küfür ve batıl ameller posaya, imanın semeresi olan salih amel faydalı emtiaya, ziynete benzetilmiştir.” s:275–276

• Kulun vazifesi, talebdir, tutmaktır, çalışmaktır. Ruhun en derin tabakasından öz cevheri bulup tahlil eden zevata koşmaktır. s:276

• “Kur’an ve hadisten başka bir şeye ihtiyaç yoktur” diyenlerin sözü doğrudur, fakat altında hile ve tezvir vardır; bu kelimeyi tuzak etmişlerdir. Filhakika Kur’an ve hadisleri bilmek için tek çare dört mezheb âlimlerinin arkasından gitmektir. Doğrusu, Kur’an ve hadisi kendi heva ve hevesimizle, kısır akıl, örümcek beynimizle anlamaya kalkışmamalıyız. Ayet ve hadisleri, haklarında hadisle müsbet şahidlik yapılmış, ilk üç asırda yaşayan ulemanın anlayışıyla anlamaya çalışmalıyız. “Fukahanın görüşleri de beşeri sistem ve tağuttur” diyenlerin sözleri, köksüzdür. Hakikaten kendileri tağuttur. Çünkü heva ve heveslerine davet ederler. Mezheb imamlarımız ise, Allah ve O’nun Resulü’ne davet ederler. s:280–281

• Müslümanlar arasına giren hurafelerin yüzde doksanı Yahudiler tarafından uydurulmuştur. Yahudi milleti, çok taklidcidirler. Zira Yahudiler, parayı kazanmak için kendi fikirlerini senelerce gizleme prensibini bilirler. Onların en kuvvetli silahı yine para… Müslümanların nazarında dünya sevgisi, bütün hataların başıdır. Ne güzel hikmet: “Dünya sevgisi her hatanın başıdır.” s:295

• Allah’ın kitabına inanmanın manası, Kitabının yani Kur’an’ın içindeki hükümlerine inanmaktır. Binaenaleyh Kur’an-ı Hâkim’in hükümlerini zamanına kifayetsiz gören; yahud vaz’î kanunla mukayese eden; yahud bir kısmına inanıp, diğer kısmını reddeden, mü’min değil, kâfirdir. Böylece Kur’an-ı Hâkim’i heva ve heveslerine uyduran da kâfirdir. Binaenaleyh Kur’an-ı Hâkim’in muhkem ayetlerine inanmak ve hükümlerini tatbik etmek; müteşabih ayetlerine inanmak ve manasını Allah’ havale etmek, imanın alametidir. s:298

• Gerek peygamberler ve gerekse evliya sebebiyle tezahür eden mu’cize ve kerametlerin faili, Cenab-ı Hakk’tan başkası değildir. Evliya ve enbiyanın keramet ve mu’cizeleri, Allah Teala’nın icadıdır. Fakat onlar da Allah Teala’nın rahmet kapılarıdır, yani vesiledirler. Kapıyı açmaksızın binaya girmek imkânı olmadığı gibi, nebilerin davetine icabet etmemek ve evliyayı inkâr etmek de, Allah Teala’nın kabul huzuruna girmeye engeldir. s:306

• İnsanlar Tevhidi ortadan kaldırınca, yerine bir şey getirmeye mecburdur. İşte bu yerine getirilen ne olursa olsun, şirk ve küfürdür. Tevhid ve ubudiyet mertebelerini ihlal edenlere hitaben en güzel ifadeyle Şeyh Muhyiddin-i Arabî şöyle demiştir: “Dininiz paranızdır. Kıbleniz kadınlarınızdır. Taptığınız rabbler ayağımın altındadır.” Nitekim Şeyh’in ayağını vurduğu yerde, yüz sene sonra hazine çıktı. s:318

• Felsefeciler, dinin hakikatini anlamamışlardır. Kendilerini peygamberlere kıyas etmişlerdir. Felsefi hisleri vahiy zannetmişlerdir. Onun için Hâlik’ın isbatı için getirdikleri deliller, maatteessüf Halık’ın inkârına sirayet etmiştir. Onlara göre din, her bir milletin kendilerine tayin ettikleri kanun ve nizamdır. s:320

• Maşuk âşıkını cezp ederken, âşık farkına varmaz. Bu çekiş ve incizabın hakikati, mahbubiyet makamıdır. Malumdur ki sevilen sevdiği kimseyi çekerken, seven, çekiş ve incizabın durdurulmasına muktedir ve güçlü olamaz. Şu halde Cenab-ı Ehad, Cenab-ı Ahmed’i çektiği vakit, elbette Cenab-ı Ahmed farkında olmadığı gibi, mi’raca gitmemeye de güçlü değildi. Allah Teala Onu, beşeriyetine üstün bir kabiliyet verdikten sonra kendisine tabiî kanunları iptal ederek “lâ mekâna” kadar yükseltmiştir. s:399

• Zikir anında dilin yanması veyahut ucunda uyuşma olursa, zikir hakikidir. Bu makamı elde etmenin tek çaresi, İslam hukukuna uymaktır. s:399

• Vahyin hakikatini, vahiyle şereflenen zevattan başkası idrak edemez. Aslında vahyin hakikatini beyan etmekte hiçbir tarif yoktur. Ancak vahyin varlığına inanmak, farzdır. Yani peygamberlere gelen vahyin hak olduğuna inanmamak, hem Allah Teala’yı, hem melekleri, hem de peygamberlerin risaletlerini inkâr etmekten ibarettir. Birçok ehli ilm bu inkâra saplanmıştır. s:407

• Bazen kâğıtlara sığmayacak kadar ilhamlar, Allah dostlarının kalblerine melek tarafından ilkâ edilir. İmam Gazali diyor ki: Maddi hiçbir imkân ve bilgi olmaksızın, sebepsiz kalbe gelen, şeraite mutabık ise ilhamdır; melek tarafından gelmiştir. Muhalif ise, vesvesedir; şeytan veya cin tarafından gelmiştir. İşte bu ikisini birbirinden tefrik etmeyenler, peygamberlere gelen vahyi, sar’aya nisbet ettiler. s:421

• “İslam şeriatinin iki ciheti vardır: Birincisi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in açıktan ashabına tebliğ buyurmuş olduğu şeraittir. İkincisi, bu şeraitle amel etmenin semeresi olan nurlardır. Dimağda şeriat ilmi sûretlendiği gibi, aynı şeraitle amel kalbde sûretlenmiş olsa, basiret olur. Felsefî hisler, habis ruhların verdikleri haberler, kâhinlerin bilgileri, basiretin haricinde kalmaktadır. Basirette suretlenen, enbiyanın en mükemmel amelidir; sonra kâmil olarak Peygamber’e ittiba’ edenlerin kalbindeki basirette suretlenen ameldir. Basireti kapalı kimselerin eser yazmaları, irşad ve tebliğleri noksanlıktan hâli kalmaz. Bunun için dünkü fikirlerini bugün çürütmeye mecbur kalırlar. Ehli basiret bunun aksine.. Bu itibarla kalbinde kin, buğz, riya, benlik, hased gibi hastalık bulunan kimselerin ehli basirete teslim olmaları; nezaretlerinde ilimlerini tatbik etmeleri vacibdir. Çünkü bilmek okumaktan, amel etmek bilmekten ayrıdır. Okuma ve yazma üstazsız olmadığı, yani noksan kaldığı gibi, üstazsız amel de noksan kalır. Noksan olanlara tabi’ olmak, asla caiz olamaz.”s:426

• Cüz’i ihtiyariyemiz, kaderin var ve hâkim olmasını takviye eder, iptal etmez. Şayet cüz’i irademizi iptal ederse, o zaman mes’uliyetimizi kaldırır. Hâlbuki kadere iman asla ruha sıkıntı vermez, bilakis rahatlık verir. İnsan bir cihetle bütün kâinata alakadar olduğundan, eğer kadere iman etmezse muvakkat ve küçük serbestiyetten dolayı, büyük bir yükü ruhun omzuna yükleyebilir. Kadere teslim olmak o kadar lezzetlidir ki “Her kim ki kadere iman ederse, şüphesiz kederden emin olur” denilmiştir. Kalbinde kadere iman şubesini yıkan kimse intihar etmeye mahkûmdur. Demek cüz’i irade insanı intihara götürür. İşte akıl böyledir.. Kadere iman ise insanı intihardan kurtarır. En azından izzet zamanında, “kaderimdir” demekle; zillet zamanında “kaderimdir” demekle kul, rahata kavuşur; İzzetten dolayı mağrur olmaz; zilletten dolayı mağmum olmaz. S:461

• Ruhun tasarrufu yahud hayatın oluşu için bünye şart değildir. Çünkü Allah Teala Zülcelâl Hazretleri’nin bünyesiz zerrede de hayatı var etmeye kudreti vardır. Canlılar hakkında hayat; his ve hareketten ibarettir. Kabirde sadece hareket kesilir ve bünye dağılır. Bünyenin enkazı mesabesinde olan ve topraklaşan cüzlerde hayatın bir kısmı yani his mevcuttur. Ruh da o cüzlerle birlikte lezzetlenir veya elemlenir. s:486

• Nefsi tanımak, desiselerini bilmek, hilelerinden sakınmak, her insana gerekli bir vazifedir. Denilmiştir ki: “Nefsini bilen Rabb’ini bilir.” Bu hikmetli sözün manası şudur: Nefsinin zilletini, acizliğini, zayıflığını, fani olacağını bilen, Rabb’inin izzetini, kudretini, daimi kalacağını da idrak eder. Böylece kendi zilletinden O’nun izzetine, acizliğinden O’nun kudretine, zayıflığından O’nun bekâsına sığınır. Bu sığınışı bilmeyen, tabii ki Rabb’ini de bilmemiş olur. s:547

• Dinimizin tarif ettiği şart ve rükünlerin keyfiyetiyle tahakkuk eden iman, mü’minin dimağında değildir ki silinsin; kalb ve dimağının haricinde de değildir ki, kayboluversin. Zira mü’minin imanı, kendisinin sıfatıdır; onun için gaflet, uyku, ölüm ve hatta günah işlemekle batıl olmaz. Nitekim İbrahim Hakkı Akîdet-ul-İman risalesinde diyor ki: Eğer birisi: “Sen mi imanın içindesin, iman mı senin içindedir?” diye sorarsa: “Ben mü’minim, iman sıfatımdır” diye cevap ver. s:580

• Tevbe; ilim, hal ve fiilden ibarettir. İlim, günahın zararını ve Allah Teala’nın azametine karşı edebsizlik olduğunu, günahların kul ile Allah arasında bir hicab olduğunu bilmektir. Kul ile Allah arasında bu hicab olduğu müddetçe, kul Allah’ın divanından uzaktır. İşte abd ile Rabb arasındaki bu hicabın kalkmasıyla, işlenen günahtan dolayı eziklik ve mahcubiyet kalbe gelir. İşte bu, tevbenin birinci manasıdır. Tevbe bundan ibaret.. s:603

• İnsan, kendisiyle Mahbubu ve Ma’budu olan Allah Teala’nın arasına giren hicabı bilmezse, Mahbub’una ve Ma’bud’una kavuşması imkânsızdır. Bu cihetle günahtan tiksinmek, Allah Teala’ya iman etmek şubesinden sayılmıştır. Yani tiksinmemek, imanın en büyük şubesini, Allah Teala’nın sevgisini ve korkusunu kalbden siler. Tiksinmek de sevgisini celbeder. s:606

• Günahlarından daha ziyade tevbe etmeyi adet edinmeyen kimse, küfre kadar gidebilir. Çünkü her bir günah, yakından veya uzaktan küfre giden bir yoldur. Allah Teala, günahından sık sık tevbe edenleri sever. s:612

• “En çok kalbi karartan ve büyük günah işleten, küçük günahlara devam edilmesidir.”s:622

• Allah Teala kuluna hidayeti dilediği zaman, ona tevfîki de ihsan eder.

Tevfik, Allah Teala’nın kuluna verdiği kuvvetle, onu razı olduğu güzel ahlak ve taate sevketmesidir. Kulun buna talib olması, saadetidir; reddetmesi de şekavetidir. s:641

• Keramet ve özellikle kerametten cüz’i gaybı bilmek, sadece Peygamberlere mahsus değildir. Kâmilen Peygamberlere tam ittiba’ edenlere de cüz’i gayb bildirilir. s:660

• Hakkında nass varid olmayanlara kâfirdir demek caiz değildir. Fısk, ma’siyet üzere devam edenleri tel’in etmek caizdir; zalimlere lanet olsun gibi. s:686

• “Din = millet, Allah Teala’nın Peygamberlere bildirmiş olduğu ve yüz yirmi dört bin Peygamberin ittifakla tebliğ ettikleri din, doğrusu onlarca tanınmış olan din, onların tarif ettiği İslam’dır. Bunun dışında din diye bir şey yoktur. Bunun dışındaki inançlar, insanların hislerine kapılıp ihdas ettikleri ekollerdir.”s:844

• Ehli Sünnet velCemaatten olmayanlar veyahut Ehli Sünnet velCemaatten olup cehalete saplananlar, Selef-i Salihine saldırırlar. Böyle saldırıcı kim olursa olsun, Ehli Sünnetten ayrılmıştır. s:846

• Şu bir kaidedir: Bir fikri ortadan kaldırmak için, mutlaka başka bir fikri yerine getirmek gerekir. Elbette Ehli Sünnet velCemaatin itikadını ortadan kaldırmak için, Müslümanlardan sapık kollar da, bazı düsturları, kaide ve usulleri ihdas etmişlerdir. Müslüman her zaman uyanık olmalıdır. s:846

• Akıllı Müslüman, düşmanın rızasını hedef edinmez. Bu hususta en üstün düstur, Allah Teala için sevgi ve Allah Teala için buğz etmektir. s:852
•“İmanın temeli, Allah Teala ve O’nun Resulü’nü sevmek ve sevgilerini izhar ederek, başka her şeyi sarfı nazar etmektir.” s:852–853

Nurgül Dere

cevaplar.org 'dan alıntıdır...

Giriş Şifre
gelişmiş... ( / user Başvurusu )

Mövzu

Sən Wiki vəya HTML etiketləri mətində isdifadə edə bilərsiniz.



Saytda kimlər var?
İsimsiz: 6, İsdifadəçi: 0 (?)
Suistimal | MyLivePage tərəfindən yerləşdirmə | | © Kolobok smiles, Aiwan